Egitim platformu
• 16/12/2008 - Kaynak İsrafı ve Denetim Sistemi İlişkisi
Son yıllarda okullarda bilgisayar gibi, bilgi teknolojilerine yönelik araç gereçlerin büyük oranda arttığını görmek mümkün. Ülkemizdeki okulların tiplerine, yapılarına bakıldığında kırsal kesimdeki birleştirilmiş sınıflı köy okulları yanında kent merkezlerinde veya kırsalda olsa bile taşıma merkezi durumunda olan veya nüfusu belli bir sayının üzerinde olduğu için öğretmen sayısı, yönetici personel sayısı açısından büyük denebilecek yapıda okullar bulunduğu görülür. Hangi boyutta olursa olsun hemen her okulda internet bağlantısı olan, bilgi teknoloji sınıflı okulların sayısı son yıllarda büyük bir hızla artmıştır. Elektronik araçların okullarda böylesi bir hızla artması eğitim alanına yönelik yatırımların bir göstergesi olarak görülüp sevindirici bir durum olarak algılanabilir. Ancak okullarda karşılaşılan durumlar bu alanda önemli sorunların da olduğunu göstermektedir. Daha önce birer, ikişer hatta okulun büyüklüğüne göre daha fazla sayıda bilgisayarı, yazıcısı, skaynırı olan okullara mevcut durum dikkate alınmaksızın bir o kadar daha elektronik araç gereçlerin gönderildiğini görmek bu alanda büyük bir israfın, plansızlığın, başıboşluğun olduğunun işaretlerini vermektedir. Neredeyse her kurum eğitime destek adına okullara yönelik düzenlediği projelerle bilgisayar, yazıcı, skaynır gibi araç gereçleri kırsal olsun, kent merkezi olsun her tür büyüklükteki okullara göndermeye çalışıyor. Önceden var olan bilgisayarlara ek olarak yenileri tekrar veriliyor. Gelen bilgisayarlar masaların üzerlerindeki yerlerini alırken eskiler depolara veya raflara, dolap üstlerine kaldırılıyor. Bu durumu görünce okulların yakın zamanda elektronik çöplük haline geleceği endişesi insanın zihninde istemeden de olsa uyanıyor. Okulun personel durumu, öğrenci durumu, derslik durumu, önceden gönderilen her türlü araç gerecin envanteri dikkate alınmadan yapılan bu dağıtım eğitim alanında ekonomik israfın gittikçe büyüdüğü endişesini güçlendiriyor. Bu toplumun sahip olduğu her türlü kaynağın bu kadar kolay heba edilmemesi gerektiğini herkesin ama eğitim alanında etkili ve yetkili olan kişilerin çok daha fazla dikkate alması gerekir. Okulların neye ihtiyacı olduğunu öğrenmek, daha önceden var olan araç gereçlerin neler olduğunu, bunların ne kadar etkili kullanıldığının takibi, değerlendirmesi, muhasebesi içinde bulunduğumuz elektronik çağında zor olmasa gerek. E-okul uygulamalarının bir amacı da bu olsa gerek. Eğitime yönelik yapılan yatırımlar önemli. Bunu hiç kimse inkar edemez. Yapılan yatırımlar hiçbir zaman boşuna gitmeyecektir. Ama bu kadar israf, bu kadar düzensiz dağıtım, kontrolsüz hareket eğitime yarar yerine zarar getirecektir. Zira büyük bir kaynak aktarımı yapılan aslında kaynakların plansız, programsız, denetimsiz bir şekilde israf edildiği bir alanda istenen sonuçlar alınamayınca toplumda, kişilerde ümitsizlik ortaya çıkabilir. Bu kadar masraf yapıyoruz ama yine istenen sonuçlar alınamıyor diye düşünülürse eğitime yönelik yapılan yatırımların sonuçsuz kaldığı düşüncesine saplanan insanlar bu alanı ihmal etmeye başlayabilir. Oysa yapılan yanlış planlama, düzensiz dağıtım, kontrolsüz kaynak aktarımından başka bir şey değildir. Bu uygulamaya ise dünyanın en zengin bütçesine sahip olan devletler bile dayanamaz. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı da yapmış olan İrfan ERDOĞAN’ın bir kitabında eğitime ayrılan kaynakların yetersizliği yanında ayrılan kaynakların etkili kullanılamamasının da önemli bir sorun olduğunu dile getiren bir cümlesini hatırlıyorum. Bu anlamda eğitim sistemimize yönelik ayrılan kaynakların ne yazık ki etkin kullanılamadığını, israf edildiğini, gelişigüzel araç dağıtımlarının okulları teknolojik veya klasik araç gereç çöplüğüne dönüştürdüğünü kolayca görmek mümkün. Bilgisayar teknolojisini okullara sokma amacı belki çağdaş eğitim imkanlarına ulaşmak açısından önemli olabilir. Ancak bilgisayar ve benzeri teknolojik araç gereçleri sınıflara sadece sokmak yetmiyor. Bunları etkin kullanmasını bilmeyen, bunlardan yararlanamayan personelin elinde bu tür araçlar ne yazık ki işlevsiz veya eğitsel olmayan işlevleri yerine getirir hale geliyor. Bakanlığın teknolojik araç gereçleri okullara dağıtırken okulda mevcut malzeme durumunu çok iyi takip etmesi, analiz etmesi, değerlendirmesi gerekiyor. Fen dolapları, bilgisayarlar, yazıcılar, skaynırlar, internet alt yapısı ile ilgili araçlar merkezden tek kalemde dağıtılmamalı, bunların kullanım durumlarının, eğitsel amaçlara hizmet durumlarının çok iyi takip edilmesi gerekir. Ülkemizin sahip olduğu kaynaklara rağmen içinde bulunduğu ekonomik sorunlar, sıkıntılar ortada iken gereksiz yere okullara bu kadar malzeme, araç gereç bonkörce dağıtılmamalıdır.İsraf edecek kadar, kaynakları heba edecek kadar zengin olmadığımızı herkes bilmektedir. Bu anlamda okulların alt yapı imkanlarının çok iyi takip edilmesi, hangi okulun neye ne kadar ihtiyacının olduğunun çok iyi bilinmesi, malzeme, araç, gereç kullanım düzeylerinin çok iyi bilinmesi gerekir. Bu ise sağlıklı, sistemli, etkili, şeffaf, geliştirici, iyileştirici, sunduğu verileri yönetimin ciddi bir şekilde dikkate aldığı bir denetim sistemi ile mümkün. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı denetim sisteminin kuruluş, işleyiş ve gelişim sürecine bakıldığında bu gerekliliklerden çok uzak olduğu, her geçen gün de daha işlevsiz, daha etkisiz, daha verimsiz hale getirildiği izlenimi vermektedir. Denetim, yönetimlerin hiçbir zaman ihmal etmemeleri, tersine çok daha ciddi bir şekilde ele alıp sürekli iyileştirmeye, güçlendirmeye, işlevsel hale getirmeye yönelik olarak çaba gösterilmesi gereken bir alandır. Denetimi boşlayan bir anlayışla eğitimin kalitesini yükseltebilmek imkansızdır. Alanda olan olaylardan, alınan kararların alanda uygulanma düzeyinden, sistemin içinde var olan sorunların niteliğinden ve niceliğinden, sorunların çözüm yollarından ancak denetimle haberdar olunabilir. Denetimin bu işlevini yerine getirmesi ise ancak denetimin önemine inanan bir yönetimle mümkündür. Görüş ve Önerileriniz için… Ali Hikmet Demir ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 23/11/2008 - Eğitim Sisteminin Yönetilmesine Dair Düşünceler
Eğitim faaliyetleri toplum içindeki bir çok değişik faaliyet arasından sadece birisidir. Bu faaliyet toplumsal bir hizmet alanı olarak toplumsal hayatı düzenleme gücünü elinde bulunduran genel yönetim mekanizmasının alacağı kararlara göre şekillenir. Bundan dolayı eğitime dair yaşanan sorunları genel yönetim sorunlarından, toplumsal sorunlardan, ekonomik, siyasal ve daha diğer sayamadığımız bir çok sorunlardan ayrı düşünmemek gerekir. Eğitim toplumsal hizmet alanlarından birisi olduğuna göre toplumsal yaşamı düzenleyen en temel unsur olan siyaset kavramından da uzak kalamayacaktır. Zira siyaset kavramı toplumsal hayatın yönetilmesini, düzenlenmesini, topluma yön verecek karar mekanizmalarının işletilmesini içermektedir. Bu yönüyle eğitimden siyasetin elinin çekmesi gerektiğini söyleyenler siyaset kavramının bu geniş içeriğinden haberleri olmayanlardır. Ancak bu, toplumumuzda var olan yanlış siyasi anlayıştan kaynaklanan yanlış uygulamaların haklı görüleceği anlamına da gelmemelidir. Siyaset her ne kadar toplumsal hayatın her yönünü etkileme gücüne sahip olsa da kurumların kendi işleyiş özelliğini bozucu bir takım müdahalelerin haklı bir gerekçesi olamaz. Siyaset toplumsal yaşamın içindeki her alana o alanın kendine özgü niteliklerini dikkate alarak çizilecek genel bir çerçeveye uygun olarak müdahale imkanına sahip olmalıdır. Ekonomik faaliyetler her ne kadar siyasi kararlarla yönlendirilirse de ekonomik faaliyetlerin kendine özgü nitelikleri vardır. Bu nitelikler dikkate alınmaksızın yapılacak gelişigüzel müdahaleler ekonomik sistemi felç eder, sorunlar yumağı haline dönüştürür. Benzer şekilde eğitim faaliyetlerinin de kendine özgü nitelikleri dikkate alınarak eğitime yaklaşılması gerekir. Ülkemizde toplumsal hizmet alanlarının kendine özgü nitelikleri dikkate alınmaksızın sadece bir takım etkili ve yetkili kişilerin inisiyatifleri yerine getirilsin diye uzun yıllar boyunca yapılan plansız müdahaleler toplumsal yaşamı sorunlar yumağı haline getirmiştir. Örnek verilecek olursa toplumsal hayata yönelik olarak hizmet üretme amacıyla kurulmuş olan bir çok KİT verimsizliğe gömülmüş, adeta siyasi iktidarların yemlikleri haline gelmiştir. Devlete ait kamu bankaları farklı kişisel ilişkilere alet edilince devletin bütçesinde büyük bir kambur haline dönüşmüştür. Sağlık sistemi hantallaşmış, vatandaşa etkin bir hizmet üretemez hale gelmiştir. Denetim sistemlerinin etkisizleştirilmesi ekonomik kaynakları elinde bulunduran kurumları hortumcuların eline teslim edilmesiyle sonuçlanmış ve halkın milyarlarca doları heba edilmiştir. Tüm bunlar kötü yönetim uygulamalarının bir sonucundan başka bir şey değildir. Genel yönetime yönelik ortaya çıkan tüm bu sorunlar eğitime de olumsuz bir şekilde yansımıştır. Eğitim sektörüne yapılacak yatırımlar kısa vadede ortaya çıkan, sonuç veren nitelikte değildir. Eğitim alanına yatırılacak kaynaklardan ilk anda yararlanacak olanlar öğrencilerdir. Oysa öğrenciler toplumda söz hakkı olmayan, yönetim mekanizmalarına etkisi olmayan, toplumsal yaşama hazırlık yapan bir gruptur. Bu grubun toplumda etkin bir hale gelebilmesi için aradan uzun yılların geçmesi gerekir. Eğitim hizmetinden yararlanan aileler eğitimin getirisini kısa vadede görüp değerlendirme gücüne ve imkanına da sahip değildir. Böyle olunca eğitim alanı genel yönetim içinde yönetim mekanizmalarına yönelik objektif değerlendirme aracı olmamaktadır. Eğitimin bu uzun vadeli etkisi eğitimi genel yönetim mekanizmaları içinde yer alan karar vericileri kolaylıkla vazgeçilebilecek, görmezden gelinebilecek bir alan durumuna dönüştürmektedir. Bu nedenle eğitime yönelik yatırımlar yetersiz ekonomik kaynaklara sahip olunduğu dönemlerde kolayca kesilmeye müsait alanlar olarak görülmüştür. Bu nedenle bugün eğitime dair bir çok yatırıma ihtiyaç vardır. Okulların çoğunda ikili öğretim yapılmakta, en temel eğitim yatırımı olan fiziki mekanlar hala yetersizliğini korumakta, araç gereç, personel ihtiyaçları hala büyük oranda devam etmekte, sınıf ortalamaları hala çok yüksek seviyelerde seyretmekte, En temel eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde ihtiyaç duyulan personel kendi alanında yetişmiş kişilerden atanması yerine sistemin içinde bulunan kişiler aracılığıyla yürütülmeye çalışılmaktadır. Eğitime dair istenen noktalara gelinmesi yolunda son dönemlerde önemli adımların atıldığı bir gerçektir. Ancak hala istenen noktanın çok uzağında olduğumuz da acı bir gerçektir. Eğitim konusunda istenen noktaya bir anda gelebilmek mümkün olmayabilir. Zira uzun yılların ortaya çıkardığı, biriktirdiği sorunlar kolayca ortadan kaldırılabilecek türde değildir. İyi niyetle, sistemli, metotlu, ekip çalışmasına dayanan ve sürekli iyileştirmeye açık bir anlayışla hareket edilmesi gerekiyor. Bunun için de öncelikle şeffaf, adil, katılıma dayanan, nitelikli personeli ön plana çıkaran bir yönetim anlayışına ihtiyaç bulunmaktadır. Sistemin aksayan yönlerinin giderilmesi amacıyla yasal düzenlemelerin bir an önce çıkarılması gerekiyor. Yasal düzenlemeler alanında yapılan çalışmaları yeterli görmek mümkün değildir. Eğitim sisteminin genel çerçevesine yönelik, eğitim hizmetlerinin yürütüldüğü birimlerin işlevsel bir yapıya kavuşabilmesine yönelik, personelin etkin çalışmasına, değerlendirilmesine, geliştirilmesine yönelik hala yapılması gereken bir çok kanuni düzenleme yapılmış değil. Var olan eski düzenlemelerle yeni bir anlayışın ortaya çıkarılabilmesi mümkün değildir. Öte yandan eğitim sistemine tıpkı bir makinenin parçaları gibi bakıp bir tarafta yapılacak değişikliklerin diğer alanları da doğrudan doğruya etkileyeceğinin bilincinde olunması da gerekiyor. Eğitim sistemini dengede tutabilmek için bu anlayışın genel ve yerel yönetim mekanizmalarının başında bulunan kişilerde mutlaka sağlam bir şekilde bulunması gerekiyor. Eğitim sisteminin dengesini dikkate almaksızın yapılan her düzenleme sistemi daha da dengesizleştirmektedir. Dengesiz bir sistemden ise sağlıklı bir ürün ortaya çıkabilmesi imkansızdır. Yerinden oynatılan parçaların hangi parçalara bağlı olduğunun mutlaka dikkate alınarak adım atılması gerekiyor. Eğitim sistemi bir çok farklı parçalardan oluşmuş devasa bir yapıdadır. Böylesi bir yapıda sistemin işleyişi hakkında mutlaka bilgi sahibi olunması gerekir. Sistemin işleyişi hakkında bilgi edinmeksizin alınacak ve uygulanmaya çalışılacak her karar sistemdeki karmaşayı daha içinden çıkılmaz bir hale sokacaktır. Böylesi devasa yapıdaki bir sistemde işleyişten haberdar olabilmenin en sağlam yolu denetim mekanizmalarının etkin bir şekilde işletilmesidir. Oysa son yıllarda denetim sistemine yönelik olumsuz uygulamalar ve kararlar sistemin sinirleri durumunda olan denetim mekanizmalarını güçsüzleştirmiştir. Eğitim sisteminin parçaları durumunda olan tüm alt sistemlerin işleyişinin sık sık sorgulanması gerekirken böylesi bir geleneğin yerleşmemiş olması eğitim sisteminin işleyişine katkı yerine zarar verecektir. Eğitim sistemi içinde yaşanan sorunlara duyarlı bir yönetim anlayışı sistemin iyileştirilmesi konusunda çok daha hassas olması gerekiyor. Soru, Görüş ve Önerileriniz için…. Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 16/11/2008 - Öğretmenlerin Niteliği ve Eğitimin Kalitesi
Eğitim faaliyetleri belirlenen programlar doğrultusunda sınıf içinde yapılan faaliyetleri kapsar. Bu anlamda eğitim öğretmen öğrenci arasındaki etkileşimin bir ürünüdür. Bu anlamda eğitimin amacına uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin takibi, kontrolü, değerlendirmesi yapılmadan eğitimin kalitesi hakkında bir şeyler söylemek anlamsızdır. Öğretmen öğrenci etkileşimine dayalı olarak yapılan eğitim faaliyetlerinde öğretmen etkin bir konumdadır. Öğretmenin öğretmenlik mesleği konusundaki sahip olduğu bilgi, beceri, tutum ve alışkanlıklar bu etkileşimin niteliğini büyük oranda etkilemektedir. Yeni programlar bu anlamda öğretmen davranışlarında önemli değişikliklerin ortaya çıkmasını istemektedir. Yeni programlarda temel olarak kabul edilen yapılandırmacı yaklaşım, çoklu zeka uygulamaları, öğrenci merkezli ve etkinlik temelli öğretim gibi kavramlar hep sınıf içinde var olan öğrenci öğretmen etkileşimine etki etmeyi hedeflemekte, öğretmenin geleneksel davranışlarını terk etmesini, yeni davranışlar, beceriler, tutum ve alışkanlıklar geliştirmesini istemektedir. Ancak programlarda yapılan bu temel değişikliklerin hiçbir müdahale olmaksızın öğretmen tarafından bir anda yerine getirileceğini beklemek hayalden öte bir anlam taşımaz. Öğretmenlerin büyük çoğunluğunun öğretmenlik mesleğine girdiği tarihte sahip oldukları öğretmenlik mesleğine ilişkin algılarında büyük oranda bir değişiklik olmaksızın mesleklerini yerine getirdiklerine ilişkin kanaatler, tespitler, gözlemler, veriler mevcuttur. Başka bir deyişle öğretmenler mesleğe girdikleri andan itibaren yıllar geçtikçe kendilerince geliştirdikleri bir takım tutum, alışkanlık ve becerileri koruma eğilimindedir. Mesleğinde sürekli kendini yenileyen, geliştiren, farklı uygulamaları sınıfa getirip deneyen kişilerin sayısı oldukça azdır. Bu kanaati, yargıyı destekleyen değişik verilerden söz edilebilir. Yönetici seçme sınavlarının yapıldığı dönemlerde sınavlara giren öğretmenlerin büyük çoğunluğunun bu sınavlarda başarı düzeyinin düşüklüğü, müfettişlik, yurt dışı sınavları türü sınavlara giren öğretmenlerin başarı düzeylerinin düşüklüğü, kariyer basamakları sınavlarına girenlerin sınav puanlarının düşüklüğü, sendikaların öğretmenlere yönelik olarak yaptıkları araştırmalarda öğretmenlerin çoğunun kitap okumaktan oldukça uzak durduklarına ilişkin sonuçlar, yeni programların uygulanmasına yönelik olarak yapılan ve büyük çoğunluğu bakanlığın elektronik dergiler bölümünde yayınlandığı halde bir çok öğretmenin haberdar bile olmadığı alan araştırmalarında öğretmenlerin anketlere verdikleri cevapların değerlendirilmesinde elde edilen sonuçlar bu yargıları destekler mahiyettedir. En basit bir şekilde öğretmen evlerinin lokal kısımlarına yönelik yapılacak bir gözlemde dahi öğretmenlerin okul dışı zamanlarını değişik eğlence ve oyun türü etkinliklerle geçirdiklerini görmek mümkündür. Öğretmenler Odasındaki öğretmenlerin konuşma konularına da kulak verilse benzer şekilde konuşmaların çok da eğitim öğretim, program ve uygulamalara yönelik derin bir içeriğe sahip olmadığını, daha çok günlük rutin uygulamalara yönelik konuşmalardan söz edildiğine şahit olunur. Genişletilmiş Zümre Toplantılarında bir araya gelen öğretmenler eğitim öğretime yönelik konuları irdelemek yerine resmi anlamda yapılması gereken bir formalitenin yerine getirilmesinden daha ileri gidemedikleri hususu veya öğretmenlerin sene başı ve sene sonu genel kurul toplantıları, zümre ve şube öğretmenler kurulu toplantıları veya değişik mesleki toplantıları da gözlediğinde, dinlendiğinde eğitim, öğretim, program ve uygulamalar konusunda derinlemesine görüş alışverişlerinin olmadığı, daha çok günlük rutin uygulamalardan genel hatlarıyla söz edildiği, konulara yönelik bilgi sahibi öğretmen sayısının oldukça az olduğu görülür. Bu durum öğretmenlik mesleğini yürüten kişilere yönelik mesleğin gerektirdiği bilgi, beceri, tutum ve alışkanlıklara sahip olunduğu hususunda ciddi şüpheler doğmasına yol açmaktadır. Öğretmenlerin mesleki yeterliklerine ilişkin kamuoyuyla paylaşılmış verilerin olmaması eğitimin niteliğine yönelik değerlendirme yapacaklar açısından büyük bir handikaptır. Bu nedenle herkes kendisine göre ele aldığı verilerden hareketle bir değerlendirme yapma yoluna gitmektedir. Eğitim sistemine yönelik değerlendirme, düzenleme ve yönetim yetkisi olanlar bu anlamda büyük bir sorumluluğa sahiptir. Eğitim faaliyetlerinde öğrenci-öğretmen etkileşiminde önemli bir yere sahip olan öğretmenlere yönelik yeterlik değerlendirmesi yapılmasına yardımcı olacak kriterlerin belirlenmesi, mesleği icra edenlerin bu kriterlere göre değerlendirilmesi, değerlendirmelerin kamuoyu ile paylaşılması gerekir. Böylece çocuğunu okula gönderen veliler de çocuklarının aldığı eğitimin niteliği konusunda bilgi ve fikir sahibi olmuş olurlar. Günümüzde herkes çocuğunu okula göndermekte fakat öğretmenin veya öğretmenlerin ne derece görevinin gereğini yerine getirdiğine ilişkin veya çocuklarının ne kadar iyi yetiştiklerine ilişkin hiçbir veriye, değerlendirmeye ulaşamamaktadır. Herkes çocuğunun aldığı karnedeki notuna bakarak çocuğunun eğitim başarısı konusunda fikir yürütmektedir. Oysa çocukların karnede aldığı notlar sadece birer göstergedir. Notların yüksek veya düşük olması öğrencinin iyi veya kötü bir eğitim aldığına ilişkin bir gösterge değildir. Öğrenciye verilen karne veya bu karnedeki notlar okulda yapılan eğitimin niteliğine dair bir fikir vermemektedir. Eğitim faaliyetlerinin kalitesinin artırılması, öğretmenlik mesleğinin niteliği ile doğrudan doğruya ilgilidir. Bu nedenle kalitenin artması ve öğretmenlik mesleğinin niteliğinin artırılması için çok daha fazla şeylerin yapılması gerekiyor. Bunu yapacak olanlarsa eğitim sistemine yönelik değerlendirme, düzenleme ve yönetim yetkisi olanlardır. Soru, görüş ve önerileriniz için… Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 9/11/2008 - Toplumun Temeli Aile Kurumu ve Bireyin Şekillendirilmesi
Çocuk aile ortamında doğup, büyür ve temel alışkanlıkları kazanır. Aile ortamında anne ve baba çocuğun karakterinin oluşturulmasında büyük sorumluluk sahibidir. Bu sorumluluğun bilincinde olan anne ve babaların bulunduğu bir aile ortamında yetişen çocuklarla bu sorumluluğun bilincinde olmayan anne ve babaların oluşturduğu bir aile ortamında yetişen çocuklar aynı özelliklere sahip olarak büyüyüp gelişemezler. Aile, çocuğun gelişimi sürecinde sahip olduğu bilgi, beceri, tutum ve alışkanlıklarını kullanır. Bu nedenle aile kurumunu oluşturan anne ve babanın bilgi, beceri, tutum ve alışkanlıkların niteliği büyük önem taşır. Çocuk doğduğu andan itibaren geçirdiği gelişim basamaklarının her birinde edinmesi gereken temel özellikleri tam ve doğru bir şekilde kazanırsa yetişkin bir insan olduğunda mükemmel bir kişilik kazanabilir. Ancak bu gelişim basamaklarında karşılaşılan olumsuzluklar kişinin kazanması gereken özelliklerde eksiklikler, boşluklar, yanlışlıklar oluşmasına neden olur. Edinilmesi gerektiği halde kazanılamayan her özellik kişiliğin tamamlanmasında boşluklar oluşmasına yol açar. Bu boşluklar toplumsal hayatın önemli bir üyesi durumuna gelmesi gereken bireyin niteliklerini düşürür. Doğduğu andan itibaren kazanılamayan her özellik daha sonraki dönemlerde alınması gereken yeni özelliklerin alınışını güçleştirir, etkisini azaltır. Bireyin gelişiminde önemli etkiye sahip olması gereken eğitim, kültür, gelenek gibi bir çok unsurun etkisini de büyük oranda olumsuz bir şekilde etkiler. Bu nedenle çocuğun doğduğu andan itibaren geçirdiği gelişim basamaklarında çok iyi işlenmesi gerekir. Aile ortamında belli bir süre büyüyüp gelişen bir çocuk aile ortamında ve aile ortamının etkileşimde bulunduğu yakın çevreden bir çok etkiler alır. Bu etkilerin sonucu olarak çocuk temel alışkanlıkları, davranışları, tutum ve değer yargılarını edinir. Toplu yaşanan yerlerde nasıl davranılacağını, başkalarıyla bir arada bulunurken ne tür davranışlar göstermesi gerektiğini hep yakın çevresinde örnek aldığı kişilerden öğrenir. Yakın çevresindekilerin onamaları, gülmeleri, hoş görmeleri, kızmaları, eleştirileri çocuklar için iyilik, güzellik, doğruluk, yanlışlık algılamalarına temel oluşturur. Bu nedenle belli bir yaşa kadar çocuklar ailenin veya yakın çevresinin bir ürünü olarak varlıklarını kazanırlar. Bu durum toplumu oluşturan insanların sahip olduğu özelliklere ilişkin değerlendirmeler yaparken onların içinde bulundukları yakın çevrenin mutlaka dikkate alınması gerektiğini de gösterir. Toplumu oluşturan kurumsal yapıların temeli olan ailenin oluşum sürecinde toplumun üzerine büyük görevler düşmektedir. Ancak toplumsal yapı içinde aile oluşumu konusunda özel çaba gösteren organlar yoktur. Aile bireylerin oluşumunda bu kadar önemli bir etkiye ve güce sahipken aile kurulmasına yönelik toplumsal hayatta ilgililere rehberlik yapan, yönlendiren, bilgilendiren toplumsal bir kurumun olmaması toplum için büyük bir eksiklik olarak görülmelidir. Toplum içinde aile kurmak isteyenlere yönelik katı sınırlar çizmek, kimin kiminle aile kuracağına karar vermek gibi toplumsal hayatta kişiler arası ilişkilere yönelik kırmızı hatlar çizecek bir toplumsal organın kurulmasını istemek toplum ve birey özgürlüğü açısından istenen bir şey değildir. Ancak toplumda önemli bir etkiye sahip olacak aile gibi kurumsal yapılar oluşturma düşüncesinde olan kişilerin bu işin ciddiyetini, önemini, alınacak sorumluluğun ağırlığını gösterecek, bu konularda bireylere her tür desteği sağlayacak kurumsal yapıların, organların oluşturulması da toplumun sağlam bir geleceğe sahip olması açısından büyük öneme sahiptir. Bu organlar, kurumsal yapılar aracılığıyla aile kurmaya niyetlenen insanlar eğitilebilir, kendilerine yol gösterilebilir, yardım edilebilir, görev ve sorumlulukları konusunda yetiştirilebilir. Böylece kurulacak aileler daha sağlam temellere sahip olmuş olur. Bu tür kurumsal yapıların oluşturulması merkezi veya yerel yönetim kurumları bünyesinde resmi veya gayri resmi bir şekilde olabilir. Aile kurma düşüncesinde olan kişilerin bu kurumlarda belli programlara göre eğitim almalarının sağlanması, aile kurmuş kişilerin çocuk yetiştirme konularında eğitilmesi, ihtiyaç duyanlara rehberlik ve danışma hizmetleri verilmesi, aile ortamında olumsuz durumlarla karşılaşan kişilerin sorunlarının çözülmesinde yardımcı olunması gibi hizmetler yine bu tür kurumlara görev olarak verilebilir. Toplumsal hayatın içinde ihtiyaç duyulan kurumsal yapılar toplum hayatında ihtiyaç duyulacak hizmetlerin görülmesinde hayati öneme sahiptir. Toplumsal yaşamda herkesin katılımına önem veren, yaşanan sorunların çözümünde her bireyin görüşünü değerli kabul edip yaşanan sorunlara ilişkin geçmiş tecrübeler yerine günün ihtiyaçlarına göre uygun çözümler üretmeye dikkat eden canlı, dinamik toplumlar bu tür kurumsal yapıları, organları kendiliğinden ve kolayca geliştirebilirken içe kapanık, katı bir merkeziyetçi anlayışa sahip toplumlarda geleneksel uygulamalar, geleneksel bakış açıları daha güçlü bir konuma sahip olduğu için bu tür kurumsal yapıları, organları geliştirmek oldukça güçtür. Toplumu oluşturan güç odakları, topluma yön veren makamlar, toplum liderliğini elinde bulunduranlar toplumsal hayatın içinde karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik olarak ihtiyaç duyulan kurumsal yapıların ve organların oluşturulmasında toplumu yönlendirmeli, cesaretlendirmeli ve rehberlik yapmalıdır. Bu yolla toplum kendi sorunlarına sahip çıkmaya, sorunların çözümünü başkalarından beklemek yerine kendiliğinden harekete geçmeye alışır. Böylece dinamik bir yapıya kavuşarak sahip olduğu potansiyeli rahatlıkla ortaya çıkarabilir. Bu konuda sorumluluğun büyüğü etki ve güç sahibi olan kişi ve makamlardadır. Toplumu oluşturan her birey de bu konularda üzerine düşenin ne olduğunu düşünmesi, sorgulaması ve bir an önce harekete geçmesi gerekir. Görüş ve Önerileriniz için… Ali Hikmet Demir ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 4/11/2008 - Eğitim Sistemi-Denetim Sistemi İlişkisi
İlköğretim müfettişlerinin sayısı yaklaşık üç bin civarında. Her ilin müfettiş kontenjanı belli bir oranda belirlenmiş. Her ne kadar müfettiş sayısı, kontenjan, atama, yer değiştirme işlemlerinde temel ve büyük sorunlar yaşanmasına rağmen her ilde görev yapan ilköğretim müfettişi ilde üzerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışıyor. İlköğretim müfettişlerinin çalışma sürecine, çalışma ortamına, çalışma biçimine yönelik yetkili makamlar hemen hiçbir şey yapmamasına rağmen bu grup kendi içlerinde çalışmalarına devam ediyorlar. İlköğretim müfettişlerinin çalışma sistemi yasal mevzuatın belirlediği şekilde uygulanıyor. En azından mevzuata açık bir aykırılık olduğunu söylemek mümkün değil. İlköğretim müfettişlerinin yönetmelikleri, yönergeleri ne diyorsa çalışma şekli bu yönetmelik ve yönergeleri büyük oranda uyuyor. Bu yönüyle ilköğretim müfettişlerine yönelik kurumsal yapının işleyişinde önemli sorunlardan söz edilemez. Yönetim mekanizmalarının bu yapının işleyişine yönelik olumsuz etkileri olmadığı sürece sistem kendi içinde iyi bir şekilde işliyor. Yapının işleyişine olumsuz müdahaleler de aslında büyük oranda küçük bir düzenlemeyle rahatlıkla giderilebilir. Ancak bu konu üzerinde ilgililerin, yetkililerin çalışması, kafa yorması gerekiyor. İlköğretim müfettişlerinin yaşadığı sorunlara rağmen eğitim sistemi içinde en sağlıklı işleyen kurumsal yapılardan birisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunda yüz yılı aşan bir geçmişin de mutlaka payı var. Eğitim sistemi içinde ilköğretim müfettişlerinin görev alanları yasal mevzuatla sınırlandırılmış. Yine ilköğretim müfettişleri mevzuat konusunda oldukça iyi bir bilgi birikimine sahipler. Bu nedenle de mevzuatın uygulamalarını en iyi ve doğru şekilde gerçekleştiren grupların başında ilköğretim müfettişleri geliyor. Görev alanına giren konularda mevzuat ne diyorsa yani yasal düzenlemeler, hukuki metinler ne diyorsa ilköğretim müfettişleri büyük oranda bunu savunuyorlar. Mevzuat, kanun, yönetmelik, yönerge gibi kavramlar bir kısım kişilere oldukça soğuk gelse de hukuk devletinin vazgeçilmez kavramlarıdır. Bu yönüyle mevzuatı adım adım takip eden bir kişi hukuka harfiyen uyan kişidir denebilir. Bu ise her zaman istenen bir şey olması gerekiyor. İlköğretim müfettişleri görevleri gereği görev alanına giren kurumları yakından denetlemektedirler. Bu yönüyle kurumların işleyişi konusunda büyük bir bilgi birikimine, deneyime, farklı uygulamalar konusunda çeşitliliğe, sistemin işleyiş sürecine, yaşanan sorunlara yönelik oldukça iyi bir yetişmişlik düzeyindedirler denebilir. Zira her gün sınıfları, okulları, diğer eğitim ortamlarını gezmekte, her gün çok çeşitli öğrenci, öğretmen, yönetici ve insan tipiyle karşılaşmaktadır. Bu durum sistemin işleyişi konusunda onlara büyük bir zenginlik, avantaj kazandırmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı içinde hiçbir yetkilinin gitmediği, görmediği ortamları çok yakından görmekte, eğitimin en temel unsuru olan sınıflara, sınıflarda yapılan etkinlik ve çalışmalara yakından bakma imkanını elde edebilmektedir. Böylesi bir grubun eğitim sisteminin işleyişinde daha etkin kullanılması gerekiyor. Bu grup sistemin geliştirilmesi, sistemin içinde yaşanan sorunların giderilmesi, yapılan çalışmaların, alınan kararların ne derece amacına uygun olduğunu görmede çok daha etkin kullanılması gerekiyor. Bu grubun bu yönüyle yeterince etkin kullanılabildiğini söylemek mümkün değil. Bunda özellikle denetim sistemini kullanmakta önemli bir imkana, güce, yetkiye sahip olan üst makamların büyük payı, sorumluluğu var. Eğitim sistemi içinde insan unsuruna bakınca devasa bir grupla karşılaşıyoruz. Sadece ilköğretim düzeyi dikkate alındığında altı-yedi yüz bin kişilik bir öğretmen, elli-altmış bin civarında kurum, seksen yüz bine yakın yönetici, on beş milyona yakın öğrenci grubu ile karşı karşıya kalınıyor. Bakanlığın tüm bu büyük grubu dikkate alarak bir faaliyeti kısa sürede etkili bir şekilde yönlendirebilmesi, etkileyebilmesi, harekete geçirebilmesi mümkün değil. Yeni program uygulamaları, yeni kararlar, yeni düzenlemeler en ücra yerleşim yerine kadar ulaşması, ulaştırılması, en temel eğitim faaliyetinin yapıldığı yerler olan sınıflarda doğru şeylerin yapılıp yapılmadığını takip ve kontrol edebilmesi kısa bir süre için mümkün değil. Personelin eğitimi, yönlendirilmesi, değerlendirilmesi faaliyetinde ortaya çıkan zaman, para, personel, etki unsurları doğrudan doğruya ilgili personele yönelik olarak yapılması da imkansız. Dolayısıyla sistemin en ücra köşelerine kadar ulaşabilmek bakanlığın doğrudan doğruya mevcut yönetici, karar sistemini kullanarak etkili bir şekilde başarabilmek tamamen imkansız. Bu durumda ilköğretim müfettişlerinin sahip olduğu büyük potansiyelin kullanılmasının ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekiyor. Yaklaşık üç bin kişilik müfettiş grubu sayısal olarak, nitelik olarak önemli sorunlarla boğuşmakta ise de etkin bir şekilde kullanılabilir. Yüz binlere varan personele, kuruma, milyonlarca öğrenciye ulaşmaktansa üç-beş bin kişilik müfettişe ulaşmak ve bunlar aracılığıyla sistemi etkilemek çok daha kolay ve her yönden ekonomik. Eğitim sistemine etki etmede böylesi önemli bir potansiyele sahip grubun kendisinden beklenen etkiyi gösterebildiğini söylemek mümkün değil. Aslında eğitim tarihimiz boyunca hiçbir zaman bu gruba sisteme etki etmede bir araç gözüyle bakılmamış denebilir. On yıl öncesine kadar ilköğretim müfettişliğine yönelik hukuki bir metin dahi yoktu. Yapılan yasal düzenlemeler de eksik, yanlış ve dar görüşlü bakış açılarıyla işlemez hale getirilince bu düzenlemeler de neredeyse işlevsiz hale gelmiş durumda. Denetim sistemi üzerinde yaşanan sorunlar giderildiği ve bu işleve hak ettiği yetki, sorumluluk ve değer verildiği takdirde eğitim sistemimiz büyük kazanımlar elde edecektir. Aksi takdirde sorunlar kökleşmeye, samimi çabalar heba edilmeye, kaynaklar boşu boşuna harcanmaya devam edecektir. Soru, görüş ve önerileriniz için… Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 2/11/2008 - Eğitim Programlarına Yönelik Bir Değerlendirme
Okullarda uygulanan ilköğretim programlarına hala yeni demeye devam etmeye gerek var mı bilemiyorum ama yaklaşık dört yılı aşkın bir zamandır uygulanan programlara yönelik değerlendirmelere rastlamak gittikçe seyrekleşiyor. Geçmişe, programın ilk yıllarına göre yapılan değerlendirmeler en azından basına, eğitimcilerin gündemine hemen hiç gelmiyor diyebiliriz. Bunun değişik nedenleri üzerinde durulabilir. Nedenleri ileri sürerken herkesin düşüncesine göre nedenler ileri sürebileceğini de kabul etmek gerekiyor. Yani eğitim programlarına yönelik olumlu görüşe sahipseniz değerlendirmelerin azalma nedeni olarak programların uygulanmaya başlandığını, uygulamaların oturduğunu, anlaşıldığını bu nedenle de değerlendirme yapılmasına gerek görülmediğini söylerken olumsuz görüşe sahip olan birisi bu nedenleri daha olumsuz bir bakış açısına dayandırabilir. Toplumdaki karşılaşılan bir çok olaya yönelik yapılacak değerlendirmelerde bu ikili durumla karşılaşmak mümkündür. Toplumdaki bireyler sevdikleri, beğendikleri, taraftar oldukları durumlara yönelik değerlendirme yaparken her zaman olumlu taraflara bakarken yani bardağın dolu tarafına bakarken beğenilmeyen, sevilmeyen, taraftar olunmayan durumlara yönelik değerlendirmeler yaparken daima felaket senaryoları üretir, bardağın boş tarafına vurgu yapar. Bu insanların doğasında var olan bir durum denebilir. Belki de bu değerlendirme de kolaycılık, basitçe işin içinden sıyrılmak olarak görülebilir. İlköğretim okullarında uygulanan programlara yönelik yapılacak değerlendirmelerde tamamen olumlu veya tamamen olumsuz değerlendirmeler yapmak yerine her iki yöne de vurgu yapılması belki de en uygun olan davranış olacaktır. Eğitim programlarına yönelik olumlu değerlendirmelerin en başında belki de en genel anlamda programların değiştirilmesinin gerekliliğine olan inanç ve bunun sonucunda alışılmış uygulamaların irdelenmesinin bir bakıma yaşanan sorunların kabulü ve giderilmesine yönelik atılmış olumlu bir adım olarak görülebilir. Eğitim programları sürekli değerlendirmeye tabi tutulup olumsuz taraflarının giderilmesi gerekirken eğitim sistemimiz içinde bu anlamda programların sürekli irdelenmesi, değerlendirilmesine yönelik çabaları bu programdaki uygulamalara kadar kapsamlı, hızlı, çabuk yapıldığını göremiyorduk. 15-20 sene önce kabul edilmiş programlar uzun zamandır uygulanmaktayken yaşanan sorunlara rağmen değiştirmek kimsenin aklına gelmiyordu. Bu programlar bu yönüyle belki eğitimcilere programların dinamik yapısını, sürekli geliştirilmesi gereken olgular olduğunu hatırlatmış oldu. Bu yönüyle olumlu bir katkı yaptı denebilir. Programların en azından sekiz yıllık bir dönemi bütün olarak dikkate alarak konuları, içeriği buna göre yeniden ele alması, bazı yönlerden sadeleştirme yapması, ekleme ve çıkarmalar yapması bir başka olumlu yön olarak ifade edilebilir. İlköğretimin beş yıllıktan sekiz yıllığa çıkarılması her ne kadar 1973’ten bu yana yasal anlamda var olan bir durum idiyse de programlara yönelik herhangi bir düzenleme bu güne kadar yapılmamıştı. Bu dağınıklık bu programların devreye girmesi ile ortadan kalkmış oldu. Programların içeriğine yönelik düzenlemelerin yapılması da bir başka olumlu yön olarak ifade edilebilir. Öğrencilere sadece bilgi değil, bilginin daha ileri düzeylerde ifadesini gerektiren beceri, tutum, değer, alışkanlık, uygulama, analiz, sentez gibi yönlerinin vurgulanması, daha ileri zihinsel becerileri kullanmayı gerektirecek etkinlikler, alışkanlıklar üzerinde yoğunlaşılması, en azından uygulayıcılara bu yönde bir yol haritası çizilmesi programlar açısından önemli yeniliklerden bir diğeri olarak söylenebilir. Programlarda uygulayıcıların işini zorlaştırsa da öğrencilerin sürekli gözlenmesi, eksikliklerinin belirlenmesi ve giderilmesinin istenmesi, bireysel ayrılıkları dikkate alması, ön bilgilere dayalı öğrenme öğretme süreçlerinin dikkate sunulması, etkinlik temelli öğretim adı altında öğrencileri aktif hale getirmeye yönelik örnek uygulamaların, etkinliklerin öğretmenlere hazır olarak verilmesi hep programa yönelik olumlu değerlendirmelerdir. Ölçme değerlendirme sistemine getirilen yeni anlayış da programda problemli alanlardan birisi olmakla birlikte alternatif ölçme araçlarının getirilmesi ile ortaya çıkan çeşitlilik öğrencilere yönelik değerlendirmelerin verilere dayalı olması, objektifliği sağlama ve keyfi uygulamaları engelleyici düzenlemeleriyle programın olumlu yönlerine örnek olarak verilebilir. Uygulamaya konulan programlara yönelik yapılan eleştiriler üzerinde durulacak olursa aslında kağıt üzerinde yazılmış olan programlara yönelik yapılacak eleştirilerden en başta geleni yazılan programların gerçek hayata yönelik bir çok yönü es geçtiğini söylemekle başlanabilir. Programcıların hemen tümü tarafından dile getirilen en önemli hususlardan birisi programların yazılı olarak çok mükemmel olması bir tarafa uygulanabilecek türde olmasıdır. Bireysel olarak oturup masa başında çok güzel programlar yazılabilir. Ancak bunlar gerçek hayatla örtüşmediği durumlarda bir anlam ifade etmez. Uygulamaya konulan programlara bu yönüyle önemli eleştiriler getirilmektedir. Birleştirilmiş sınıf uygulamasını dikkate almaması, öğrenci sayısının çok kalabalık olduğu durumlarda uygulamanın imkansızlığı, öğrenmeyi öğrenme davranışını kazandırmaya çalışırken okulların alt yapılarındaki büyük eksikliklerin dikkate alınmaması, aile ortamındaki araştırma olanaklarının imkansızlıklarına karşın hala bilgiyi öğrencinin kendi çabasıyla edinilecek bir olgu olarak bakılması ve tüm materyallerin buna göre hazırlanması programdaki temel sorunlu alanlardan birisi olarak görülebilir. Programın getirdiği bir çok tekniğin uygulamada imkansızlığına karşın sırf çeşitlilik olsun diye neredeyse hangi kaynakta ne varsa tümünün bir araya getirilmesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Yöntem ve teknik, araç gereç çeşitliliği programın olumlu bir yönü olarak görülebilecekken olumsuz bir yön olarak da karşımıza çıkmaktadır. Programlar o kadar çok bilimsel endişelere bağlı kalınarak hazırlanmış ki adeta okullarda görev yapan öğretmenler ölçme değerlendirme, öğretim ilke ve yöntemleri alanlarında uzmanlık düzeyinde kişilermiş gibi kabul edilmiş. Öğretmen okul ortamındaki işler dışında başka bir uğraşı, işi, endişesi, zamanı olmayan, sadece okulu, sınıfı, öğrencisini düşünmekle görevli kişiler olarak görülmüş ve bu görüşle programlar, etkinlikler, çalışmalar hazırlanmış. Öğretmen yirmi dört saat öğrencisini, sınıfını düşünerek yaşayacak bir kişi olarak görülmüş. Bu ise büyük bir hayalden, handikaptan başka bir şey değil. Programlar ezberci eğitimden kaçma endişesiyle, öğretmenlere salt bilgi yükletmemek adına bilgi dışındaki diğer faktörlere yönelinmiş. Bilgi yanında beceriler, alışkanlıklar, değerler, davranışlar, tutumlar ve diğer alanlarla bağlantılar sağlama adına bir çok değişik faktör işin içine sokulmaya çalışılmış. Öğretmen sınıf içinde çalışmaları yürütürken etkinlikleri yaparken sadece bilgiye yönelmeyip özel ve genel becerileri, ara disiplinleri, tutum ve değerleri, alışkanlık ve davranışları da göz önünde bulundurmak zorunda. Tüm bunları yaparken de bireysel ayrılıkları da dikkate almak zorunda. Böyle bir durumda öğretmen öğrencilerle sınıf ortamında çalışma yaparken bir çok değişik faktörü dikkate alması gerekiyor. Bu çalışmaları yürüttüğü sırada da süreci de değerlendirme endişesiyle öğrencilere yönelik olarak gözlemler, kayıtlar, grup ve akran değerlendirmeleri, etkinliklerin anlaşılma düzeylerine ilişkin değerlendirmeler de yapması gerekiyor. Bu tür bir çalışmayı yapacak bir öğretmenin sınıfta bir değil birkaç duyusunun sürekli canlı tutulması gerekiyor ki bu da bir insan için imkansız bir durumdur. Programlarda süreci de değerlendirme üstelik bir değil birkaç farklı araçla değerlendirme çalışması yapılması isteniyor. Her ne kadar kılavuz kitaplarda verilen örnek etkinlikler, örnek değerlendirme ölçekleri öğretmenlere hep bunlar sadece birer örnekten ibaret, bunları olduğu gibi kullanmak zorunda değilsiniz dense de farklı uygulamalara yönelik özel bir eğitim almamış öğretmenler kendilerine verilen örnekleri olduğu gibi kullanmaya çalışınca büyük bir sorunla karşılaşmaktadırlar. Bu durumda öğretmenler ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette iki arada bir derede kalmakta kendilerince çözüm yolları bulmaya çaba göstermektedirler. Ancak bulunan çözüm yolları programların mantığına, felsefesine, ruhuna uygun olmaktan çok eski bilinen yöntemlere, uygulamalar devam şeklinde olmaktadır. Bir bakıma programı uygulamaktan vazgeçmektedirler. Programlara yönelik yaşanan sorunlara ilişkin değerlendirmeler bir yazının sınırlarına sığmayacak kadar karmaşık, uzun ve zorlu. Bu nedenle programları uygulama iradesi olanlar bir an önce programlara yönelik olumlu ve olumsuz değerlendirmelere kulak vermeli, yapılması gereken kısa, orta ve uzun vadeli planları bir an önce hazırlayıp uygulamaya geçirilmelidir. Aksi taktirde eğitim sistemimiz yeni bir mevtaya daha yer arayacak gibi görünüyor. Programlara yönelik yapılması gereken en başta gelen iş programları destekleyecek diğer unsurların harekete geçirilmesi, programların uygulanması sürecinde ihtiyaç duyulan faktörlerin etkin bir şekilde düzenlenmesinin sağlanmasıdır. Programlar tek başlarına yazılarak eğitimdeki niteliğe etki edemezler. Eğitimde önemli olan sistemin diğer parçalarının da işe koşulması gerekiyor. Bu yükün altından programların tek başına kalkabilmesi mümkün görünmüyor. Görüş ve Önerileriniz için… Ali Hikmet Demir ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 2/11/2008 - Eğitim Araştırmasından Öneriler
Okullardaki öğrenci, öğretmen, yönetici ve diğer personel arasındaki ilişkiler, etkileşim eğitim öğretim faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Özellikle yöneticiler sahip oldukları yetkilerle okulun her türlü işleyişine etki etme gücüne sahip kişilerdir. Her ne kadar yöneticilik eğitimi konusunda sistemimizde oturmuş bir anlayış olmamakla birlikte görevinin gereğini layıkıyla yapma endişesi taşıyan duyarlı yöneticiler bu konuda üzerlerine düşen görevleri yapmaya çalışmaktadır. Umalım ki yöneticilik eğitimi konusundaki eksiklikler bir an önce giderilsin. Bu yazı, yönetici davranışlarına yönelik olarak tarafımdan ilköğretim öğrencilerinin bakış açılarını betimlemek amacıyla yapılmış olan araştırmanın öneriler kısmını içermektedir. Bu araştırmada ilköğretim öğrencilerine yöneticilerin davranışlarını nasıl algıladıklarına ilişkin anketler uygulanmış ve sonuçları irdelenerek aşağıdaki öneriler yapılmıştır. Yüksek Lisans tez çalışması olarak ortaya çıkan araştırmada karınca kararınca geliştirdiğim önerilerin mutlaka geliştirilmesi, eleştirilmesi, yenilenmesi gereken yönleri var. Bu da ancak görüşlerin karşılıklı paylaşılması ile mümkün. Araştırma önerilerini aşağıda sıralıyor ve görüşlerinizi bekliyorum. Okullar insan ilişkilerinin yoğun biçimde yaşandığı yerlerdir. Yöneticiler öğrencilere insan ilişkilerinin gereğini dikkate alarak daha insanca davranmalıdır. Öğrencilerde görülen olumsuz davranışlar fiziksel cezalarla karşılanmamalıdır. Dayak bir eğitim aracı olarak okullarda kullanılmamalıdır. Okulda insan ilişkilerinin tanınması, geliştirilmesi okul personeli arasında var olan ilişki yapısının tanınması konusunda öğrencilere özellikle 6, 7. ve 8. sınıflara yönelik etkinlik ve bilgilendirme çalışmaları planlanmalı ve uygulamaya geçirilmelidir. Okul yöneticileri öğrencilerin kişilik sahibi olma yolunda önemli bir aşamada olduklarını dikkate alarak onlara karşı daha yapıcı, olumlu ve anlayışlı davranmalıdırlar. Özellikle diğer arkadaşlarının yanında küçük düşürücü davranmamalıdır. Öğrenciler arasında var olan gruplaşmaları, grup davranışlarını normal karşılamalı ve varolan grup davranışı ve grup normlarını tanımak için öğrencilerle daha fazla bir arada bulunmak için gayret göstermeli. Öğrencilerin aileleriyle yapılan görüşmelerde öğrencilerin de bulunmasının sağlanması, okul aile iletişiminde öğrencilerin bilgilendirilmesine de önem verilmelidir. Okul içinde öğrencileri ilgilendiren konularda koyulacak kurallar belirlenirken öğrenci görüşleri de alınmalıdır. Kural koymayla yetinilmeyip kuralların sebeplerinin de açıklanarak öğrencilerin bilgilendirilmesine önem verilmelidir. Öğretmenlerin sınıf içi eğitim öğretim etkinlikleri ile ilgili yapılacak değerlendirmeler konusunda öğrencilerin de görüşleri alınmalıdır. Okul idaresi öğrencilerin sorunlarını rahatça dile getirebilecekleri bir hava oluşturmak için onları cesaretlendirmelidir. Öğrenciler olumlu aktif başa çıkma davranışları kazanmaları ve göstermeleri konusunda eğitilmeli; bu amaçla sosyal aktiviteler düzenlenmeli; rehberlik etkinlikleri planlanarak uygulamaya geçirilmelidir. Yöneticiler kız öğrencilere yönelik özel rehberlik hizmetleri planlamalı ve uygulamalıdır. Kız öğrencilerde bireysel boyuttaki davranışlara yönelik stresle başa çıkma konusunda yeterlilik kazandırma çalışmaları organize edilmeli. Bu tür çalışmaların organizesinde öğrencilerin de görüşlerine başvurulmalı. Kız öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri sosyal etkinliklere ağırlık verilmeli. Bu etkinliklere okul yöneticilerinin de katılması sağlanmalı. Öğrenciler 5. sınıftan 6. sınıfa geçtiklerinde okuldaki işleyiş, okul kuralları, okul işgörenleri ve bu işgörenlerin görev ve rolleri konusunda bilgilendirme çalışmalarına ve okula uyum programlarına yer verilmeli. Bu çalışmalara ve programlara yöneticilerin de katılımı sağlanmalı. Katılan yöneticiler öğrencilerle aralarındaki iletişim kanallarını açık tutmak için çaba göstermelidir. İlköğretim okul yöneticileri özellikle 6.,7. ve 8. sınıflarla ilişkilerinde daha dikkatli davranmalı, bu sınıflarla diğer sınıfları aynı şekilde değerlendirmemelidir. Bu nedenle de anılan sınıflara yönelik okulda diğer personel tarafından da paylaşılacak ortak davranış kalıplarının geliştirilmesi konusunda bilinçli önderlik yapmalıdır. Yöneticiler 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerine yönelik okul aile ilişkileri, okuldaki öğretmen davranışları ve öğretmen çalışmaları, okul kuralları ve sosyal etkinlikler konularında rehberlik çalışmaları düzenleyerek bu öğrencilerle daha sık bir arada bulunmalıdır. Öğrencilerde görülen eleştirici, sorgulayıcı davranışlar korkutma, cezalandırma gibi davranışlarla köreltilmemeli tam tersine özellikle 6. 7. ve 8.sınıf öğrencileri bu davranışları göstermeleri konusunda cesaretlendirilmelidir. Öğrencilerin sadece okul içindeki davranışları konusunda bilgi toplanması ile yetinilmemeli öğrencilerin ev, aile ve yakın çevresindeki ilişkileri konusunda da bilgiler toplanmalı ve bu çevrelerin de tanınması yoluna gidilmelidir. Öğrencilerin annelerinin eğitim seviyesi ile ilgili bilgiler toplanarak buna göre öğrencilere yönelik çalışmalar düzenlenmelidir. Öğrencinin annesi ile olan ilişkileri üzerinde daha fazla durulmalıdır. Bu amaçla öğrencilerin anneleri ile sürekli iletişim kurulmalıdır. Bu iletişime öğrencilerin de etkili bir biçimde katılımının sağlanması yolları araştırılmalıdır. Öğrencilere yönelik çalışmalar planlanırken ailelerin gelir durumuna da dikkat edilerek bu yönde rehberlik çalışmalarına yer verilerek öğrencilerin planlanan etkinliklere gönüllü ve etkin katılımını sağlayıcı özendirici çalışmalar organize edilmelidir. Okul yöneticileri okuldaki rehberlik işlerini ve öğrenci kişilik hizmetlerini planlarken cinsiyete, aile bireylerinin öğrenim durumlarına, gelir durumlarına göre farklı programlara da yer vermeye, bu tür programlara ve etkinliklere katılım konusunda öğrencileri yüreklendirmeli, özendirmelidir. Okul yöneticileri okul rehberlik hizmetleri servislerini kurarken, işletirken ve değerlendirirken öğrenci katılımını daha fazla sağlama konusunda önlemler almalı, bu birimlerin çalışmalarını planlama ve değerlendirme aşamalarında öğrenci temsilcilerinin özellikle 6, 7. ve 8. sınıflardaki öğrencilerin temsilcilerinin katılımını sağlayıcı düzenlemeler yapmalıdır. Okul yöneticileri okul içindeki öğrenci faktörünü geliştirilmesi gereken bir eğitim materyali olarak değil, öncelikle insan olarak görmeli ve her insan gibi öğrencilerin de pek çok değişik yönde gereksinimlerinin olduğunu kabul etmeli, bu gereksinimlerin tanınması ve giderilmesi gerektiğine inanmalıdır. Yöneticilerde bu inancı uyandırmak, tanıtmak ve geliştirmek konusunda öğrenci kişilik hizmetlerinin bu boyutu üzerinde durulmalıdır. Yönetici eğitim faaliyetlerinde bu boyutun geliştirilmesi konusuna özel bir önem verilmelidir. İlköğretim okul yöneticileri okulda öğrencilerin kendilerini daha rahat ifade edebilecekleri; yönetim, eğitim ve diğer personelin etkin katılımına dayalı demokratik bir hava oluşturulması konusunda çalışmalar yaparak tüm kademelerdeki iletişim kanallarını açık tutan bir iletişim yapısı kurmalı ve bu tür bir yapının geliştirilmesinde okuldaki herkesi cesaretlendirmelidir. Tez No | Durum | 117689 | YÖK Tez Merkezinde | | TEZ YAZARI BİLGİLERİ | Adı / Soyadı | Ali Hikmet Demir | | ÜNİVERSİTE / KURUM | Üniversite | Ankara Üniversitesi | Enstitü | Eğitim Bilimleri Enstitüsü | | TEZ BİLGİLERİ | Tez Türü | Yüksek Lisans | Özgün Dili | Türkçe | Tez Adı | İlköğretim öğrencilerinde stres yaratan yönetici davranışları ve öğrencilerin başa çıkma davranışları The Behaviours of the administrators which make students stressed from the students percpective and way in which the students behave in order to cope with these behaviours in the primary schools | Sayfa Sayısı | 131 | Tez Yılı | 2002 |
Görüş, öneri ve eleştirileriniz için… Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/10/2008 - Okullarda Eğitimin Niteliğine Dair Endişeler
Eğitim için okula gönderdiğimiz çocuklar okullarda ne derecede iyi eğitim alıyorlar sorusu üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerekiyor. Eğitimin çok farklı tanımlarını yapan eğitimciler eğitimle ilgili teorik bir çok yönde çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmaları boş, gereksiz, anlamsız görmüyorum. Ancak uygulamada karşılaşılan sorunlara çözüm olacak nitelikte olduklarını da düşünmüyorum. Üniversite ortamında yapılan araştırmalar daha çok akademik kariyer basamaklarını adım adım tırmanmada gerekli olduğu için yapılan çalışmalardan daha ileriye ne yazık ki gidemiyor. Bunu söylerken uygulayıcı durumundaki kişilerin de araştırma alanında neler yapıldığına dair özel bir araştırma çalışmalarının olduğunu da söylemek istemiyorum. Yani uygulayıcılar teorik alanda ne yapıyor diye merak etmedikleri gibi işin teorisyenleri de uygulamada ne oluyor diye baktıkları yok. Karşılıklı bir ilgisizlik. Bunun elbette bir çok nedenleri var denebilir. Ancak en başta gelen nedenlerden birisi her iki taraf da kendisini sırça köşkte görüyor. Diğerine muhtaç olmadığını düşünüp yok sayıyor. Aslında her iki alanın da birbirine ihtiyacı var. Her iki alanın da birbiriyle çok yakından ilgilenmesi, ilişki kurması, etkileşimde bulunması gerekiyor. Ancak karşılıklı enaniyet duygusu bu yaklaşmaya engel oluyor. Sonuçta zararı toplum çekiyor. Bilimsel çalışmalara dayalı olarak yapılması gereken işler ya tamamen bilimsel bir mantıkla ele alınıp teorik bir takım açıklamaların içinde kaybolup gidiyor ya da rutin bir işmiş gibi görülüp tozlu dosya raflarının arasında kayboluyor. Eğitim adına ne içler acısı bir durum. Ben yine baştaki sorunuma dönmek istiyorum. Öğrencilerimiz okullarda ne derece iyi eğitim alıyorlar sorusu büyük bir soru işaretiyle birlikte ortada hala duruyor. Öğrenci olarak okula giden çocuklarımız, toplumun beyin sermayesi günlük rutin işlerin arasında kaybolup gidiyorlar. Okula başlayan bir çocuk öğretmeninin öğretmenlik becerisine göre okuma, yazmayı, temel matematiksel işlemleri, bazı bilgileri öğrenmeye çalışıyor. Öğretmenlerin öğretmenlik becerisinin niteliğine göre öğrenciler eğitimden belli bir oranda yararlanıyorlar. Ailelerin eğitime bakış düzeylerine göre eğitimden yararlanma düzeyi de olumlu veya olumsuz etkileniyor. Eğitimin önemine inanan aileler okula neredeyse iş bırakmaksızın çocuklarının eğitimleri ile ilgilenirken eğitim konusunda yeterli bilince sahip olmayan ailelerin çocukları öğretmeninin becerisiyle orantılı olarak iyi bir eğitim alabildikleri gibi öğretim yılını bir şekilde tamamlayıp diplomalarını alıp mezun olup gidiyorlar. Eğitime dair yeterli bilince sahip olmayan bir çok ailenin çocuğu özellikle de yetersiz öğretmenlerin elinde heba olup gidiyorlar. Bir bakım onların durumu şansa bağlı gibi görünüyor. Aslında eğitim gibi ciddi bir konuda şansa yer olmamalı. Özellikle de içinde bulunduğumuz çağda rasyonalizmin had safhaya ulaştığı, bilim ve teknolojinin, iletişim imkanlarının, etkileşimin sınırlarını zorladığı bir zamanda hala şansa dayanan bir iyi eğitim olgusuna yer olmaması gerekir. Ama yaşanan gerçekler karşısında şansa dayanan eğitim olgusu ülkemiz için bir gerçeklik. Şansınızdan çocuğunuz iyi bir öğretmene düşerse iyi bir eğitim alma ihtimali oluyor. Tersi durumda çocuğunuz öğretmenlik konusunda yeterince yetişmemiş kişilerin elinde belki de heba olup gidiyor. Eğitim sistemi içinde bulunan öğretmenlerin hiçbiri yetersiz değildir, öğretmenlik sıfatını taşıyan herkes en iyi şekilde görevini yerine getiriyor iddiasında da bulunulabilir. Ancak okullarda iyi bir eğitim yapıldığına dair bir kriter, bir veri bulunmamaktadır. Şu okulda iyi bir eğitim veriliyor demek tamamen kişisel bakış açısına bağlı bir durum. Aynı şekilde şu okulda iyi bir eğitim verilmiyor demek de kişisel bir bakış açısına bağlı olamaz mı diye düşünülebilir. Ancak eğitime dair veriler bize bu konuda güçlü deliller vermiyor. Bu konularda elinde veri olması gereken bakanlık teşkilatı da iyi bir eğitim konusunda herhangi bir kritere sahip değil. Öğretmenlerin ne derece yeterli olduklarına ilişkin ellerinde bir veri yok. Sadece her yıl birkaç bin öğretmen ataması yapılıyor. Hangi okulda ne kadar öğretmen ihtiyacı olduğuna dair bilgilere belki yapılacak bir çalışma sonrası ulaşılabilir. Hangi yerleşim yerinde ne kadar dersliğe, sıraya, araç gerece ihtiyaç olduğuna dair de bilgiye ulaşmak mümkün olabilir. Ancak okullarda iyi bir eğitim yapılıyor mu sorusunun cevabını verebilmek oldukça zor hatta imkansız diyebiliriz. Zira iyi bir eğitimin ne olduğuna dair bakanlığın elinde de hiçbir kriter yok diyebiliriz. Teorik anlamda belki bir takım şeyler söylenebilir. Ancak bu söylenenler teorik açıklamalardan öte gitmez. Öğretmenlerin nitelikli eğitim yapıp yapmadıklarına ilişkin, hangi öğretmenin ne kadar yeterli olduğuna ilişkin, öğretmenlerin öğretmenlik becerilerine ilişkin merkezi konumundan dolayı eğitime dair hemen her bilgiye sahip olması gereken bakanlıkta bir bilgi yok. Bu kanıya nasıl vardın denebilir. Eğitim sisteminin işleyişi, sistemi düzenleyen yazılı materyaller, dokümanlar, mevzuat, sistemin çalışmasına ilişkin hazırlanmış bilimsel veya resmi toplantılara ilişkin raporlar veya şura kararları, yıllık kalkınma planları gibi görünen kaynaklar yanında uygulamada ortaya çıkan veriler bu kanaati güçlendiriyor. Öğretmen niteliklerini geliştirmeye yönelik etkin bir değerlendirmenin yapılmaması, her öğretim yılı sonunda o öğretim yılı içinde yapılanlara ilişkin hiçbir sağlıklı, sonuç alıcı değerlendirmenin yapılmaması, okulların her yıl rutin bir şekilde açılıp kapanması dışında topluma yönelik bilgilendirici, açıklayıcı, betimleyici, görüş alış verişine dayalı, ilgili herkesin katılımıyla yapılan hiçbir değerlendirmenin yapılmaması gibi hususlar da bu kanaati daha da güçlendiriyor. Okullar kendi başlarına eğitim öğretim çalışmalarını bir şekilde başlatıp bitiriyorlar. Öğretmenler notlarını kendilerince veriyor, okul yönetimleri toplantılarını, üstlerine karşı sorumluluklarını bir şekilde yerine getiriyorlar. Böylece eğitim öğretim yılı tamamlanıp bitiyor. Öğrenciler, aileler, eğitimle ilgili olması gereken diğer paydaşlar, toplum kesimleri ise görmezden geliniyor. Onlara kimse bir açıklama, bilgi, değerlendirme yapmaya gerek görmüyor. Böyle bir yapıda iyi bir eğitim yapıldığı hangi verilere dayanarak söylenebilir. Soru, görüş ve önerileriniz için… Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 26/10/2008 - Eğitimde Verimlilik Uygulamalarına Duyulan İhtiyaç
Eğitim faaliyetlerinin amacına ulaşması eğitim sisteminin kuruluş amaçlarını gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir. Tersine amacına ulaşmayan her faaliyet de eğitim sisteminin boşa işlediğinin, toplumun eğitim alanına aktardığı kaynaklarının boşa harcandığının işareti olarak sayılabilir. Günümüzde örgütsel yapıları işletenler üretim sürecinin sonunda yapılacak bir değerlendirme sonrası sistemde yeniden düzenleme çalışmalarının yapılmasını çok geç olarak kabul ettikleri, kaynakların heba olmasının artık tahammül edilmez bir durum olduğu görülmekte ve bu durumun önüne geçecek yeni yönetsel anlayışlar ortaya atılmaktadır. Artık kaynakları heba etmeksizin tam ve doğru uygulamaların bir defada yapılmasını sağlama yolları araştırılmaktadır. Verimlilik kavramı her türlü örgütsel yapılar, kurumlar için çok önemli bir hale gelmiş durumdadır. Eğitim sistemimizin de bu anlamda yeni baştan ele alınması, elden geçirilmesi, değerlendirilmesi, düzenlenmesi gerekmektedir. Eğitim faaliyetlerinde verimlilik kavramının sistem yöneticileri tarafından mutlak surette ele alınması, işleyişin verimlilik ilkeleri doğrultusunda düzenlenmesi için acil önlemlerin alınması gerekmektedir. Fabrika üretimi benzeri faaliyetlerde sürecin her aşamasını adım adım gözlemek, sürecin sonunda istenmeyen hususlar, durumlar, ürünler, çıktılar varsa sistemi yeni baştan dizayn ederek yeni baştan işe koyulmak imkanı varken eğitim faaliyetinde böyle bir imkandan yoksunuz. Eğitim faaliyetlerine konu olanlar insanlardır. Özellikle de yetişmekte olan insanlar konu olduğunda bu durum çok daha büyük bir öneme sahiptir. Öğrenci okula geldiği andan itibaren eğitim öğretim faaliyetlerine dahil olur. Bu faaliyetlerde öğretmenin can alıcı önemi vardır. Öğretmen uzmanlık bilgisini kullanarak öğrencilerde bilgi, beceri, tutum, davranış, alışkanlık, değerler geliştirmeye çalışır. Eğitim faaliyetinin sonunda yapılacak değerlendirmede öğrencide istenen hususlar gerçekleştirilmemişse öğrencinin yeniden başa döndürülerek yeniden aynı süreçten geçirilmesi mümkün değildir. Eğitim öğretim faaliyetleri eğitim sisteminde yıllık faaliyetler şeklinde düzenlenir. Öğretim yılı sonunda öğrencinin durumuna ilişkin bir değerlendirme yapılabildiği takdirde öğrencinin o yıl için istenen şekilde yetişip yetişmediğine yönelik bir değerlendirme yapılabildiği halde gecikmiş bir değerlendirme olarak nitelenirken bir de öğretim kademesinin sonunda veya birkaç öğretim kademesi geçtikten sonra yapılacak değerlendirme sonrası geri dönüşün imkansızlığı daha da büyüktür. Oysa eğitim sistemimizdeki uygulamalar bakıldığında öğrencilerin eğitim öğretim yılı sonundaki durumlarına ilişkin bir değerlendirmenin yapılmadığını, yapılamadığını görmekteyiz. Öğrencilerin durumlarına ilişkin bir değerlendirme eğitim sistemimizin hemen hiçbir aşamasında yapılmamaktadır. Sadece üst öğrenime geçişte fazla talep olan okullara yönelik olarak sıralama amaçlı sınavlar yapılıyor. Bu sınavlar ise sadece üst öğrenime girişte nitelikli diye düşünüldüğü için herkesin talep ettiği okullara kimin girip kimin giremeyeceğine karar vermede kullanılıyor. Bu yönüyle bu sınavları bir durum değerlendirme aracı olarak kabul etmek mümkün değildir. Dolayısıyla eğitim sistemimiz içinde verimlilik açısından, eğitim öğretim faaliyetlerinin istenen nitelikte yapılıp yapılmadığını görme açısından bir değerlendirmenin yapıldığını söyleyemiyoruz. Bu durum eğitim sistemimiz içinde eğitim öğretim faaliyetlerine yönelik, öğrencinin aldığı eğitim faaliyetlerinin niteliğine yönelik verimlilik odaklı bir yaklaşımın olmadığını göstermektedir. Eğitim öğretim faaliyetlerinin, bu faaliyetleri bünyesinde barındıran eğitim kurumlarının, kurumlarda görev yapan tüm personelin verimlilik ilkeleri yönünden değerlendirilmesi eğitim alanında yapılan her türlü harcamanın, yatırımın gerçek anlamda yerine ulaşıp ulamadığını belirleme açısından önem taşımaktadır. Bu değerlendirme eğitim sistemini yönetenlerin topluma karşı da önemli bir sorumluluğudur. Toplum da bu konularda bilgilendirilme hakkına sahiptir. Eğitim sistemi üretim yapan, topluma hizmet sunan bir örgüt olması yönüyle de bu tür bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Eğitim faaliyetinin sadece belirlenmiş programların sınıflarda öğretmenler tarafından öğrencilere yönelik olarak kendi kişisel becerileri ölçüsünde uyguladıkları çalışmalar olmaktan çıkması, çıkarılması gerekiyor. Bunun sağlanabilmesi ancak okul, sınıf, sistem düzeyinde süreç, personel ve faaliyetlerin verimlilik ilkelerine göre değerlendirilmesi ile mümkündür. Bu çalışmalar ise ancak sistemin üst düzeyinde bulunanlarda bu yönde bir iradenin ortaya konması ile yapılabilir. Eğitim sistemini yöneten, işleten, geliştiren, değerlendiren bakanlık merkez teşkilatında bu yönde bir anlayışın gelişmesi bu iradenin ortaya çıkmasında en etkili unsurların başında gelmektedir. Bu yönde ilk adımı bakanlık merkezinin atması gerekiyor. Yasal düzenlemeler olmaksızın böyle bir uygulamayı sistemin içinde birilerinin kendiliğinden yapabilmesi mümkün değil. Soru, görüş ve önerileriniz için… Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 21/10/2008 - Denetim Süreci Sorunlarına Dair Bir Değerlendirme
İlköğretim müfettişleri özellikle ilköğretim düzeyindeki okullarda denetim, teftiş çalışması yapıyorlar. Yapılan bu çalışmalarda öğrenme öğretme süreci diye nitelenen sınıf içi çalışmalar gözleniyor, gözlemlere dayalı olarak öğretmenlere yönelik denetim ve teftiş formları dolduruluyor. Raporlar yazılıyor, ilgili birimlere teslim ediliyor. Sonrası ise büyük bir bilinmezlik. Yapılan tüm bu çalışmaları sisteme etki edecek şekilde, kararların alınmasına veri oluşturacak şekilde kullanan neredeyse yok denecek düzeyde. Okullarda yapılan bu çalışmaların sorunsuz, çok sağlıklı, sistemli, düzenli olduğunu iddia etmek zor ama buna rağmen yapılan çalışmalar gerektiği gibi değerlendirilmiyor. Bu durum sonuçta denetim sisteminin işlevsiz bir konuma indirgenmesine yol açıyor. Aslında denetim sisteminde ortaya çıkan işlevsizleştirme dolaylı olarak yönetim sisteminin de işlevsizleşmesine katkıda bulunuyor. Yönetim bir bakıma sistemden haberdar olmaksızın, sağlıklı, doğru verilere dayanmaksızın kararlar aldığı için denetim gibi kendisi de işlevsizleşmeye başlıyor. Denetim ve teftiş sürecinde yaşanan sorunlara odaklanılması sistemin iyileştirilmesinde belki de ilk adım olacaktır. İlköğretim Müfettişleri okulda ders denetimi yapıyorlar. Ders denetimi için sınıfa gidildiğinde öğrenme öğretme sürecinin uygulanması, işletilmesi konusunda gözlem, değerlendirme yapma imkanını elde ediyorlar. Öğretmenin öğretmenlik becerisinin kalitesini belirlemek için gereken zaman üzerinde durulması gerekiyor. Öğretmenin öğretmenlik becerisini belirlemeye yönelik olarak gereken zamanı belirlerken sınıf ortamını, sınıf ortamında yapılan çalışmaları, öğretmenin yaptığı çalışmaları görmek, incelemek, değerlendirmek ve bu konularda öğretmenlerle görüşmek gerekiyor. Öğretmenin öğretmenlik becerisi üzerinde değerlendirme yapabilmek için sınıf ortamında öğretmenin belli bir süre gözlenmesi gerekiyor. Sadece bir dersteki çalışmaya bakarak öğretmenin çalışmalarının değerlendirilmesi zor. Tüm derslerdeki durumuna yönelik bir değerlendirme yapabilmek için öğretmenin sadece ders ortamındaki durumunun gözlenmesi için uzun bir zamana ihtiyaç var. Yaklaşık on civarında derse giren bir sınıf öğretmeninin tüm bu derslerdeki durumunu gözlemek için en az onar saatlik bir süreye ihtiyaç var. Bu gözlem yeterli diye nitelendirilemez. Öğretmenin öğrencilere yönelik olarak öğrenme öğretme sürecindeki başarısına yönelik tuttuğu kayıtların, öğrencilere yönelik ölçme değerlendirme faaliyetlerindeki başarısının da gözlenmesi, görülmesi, değerlendirilmesi gerekir. Bunun dışında öğretmenle bu durumlara yönelik tespitler üzerinde konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak, öğretmeni dinlemek de gerekecektir. Dolayısıyla etkin, sağlıklı, objektif bir denetim ve değerlendirme yapabilmek için öğretmenle en azından 10-15 saatlik bir süreye ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. 10-15 saatlik bir süreyi sadece bir öğretmene ayırmak belki öğretmenin öğretmenlik becerisini belirlemede yeterli denebilir. Ancak mevcut öğretmen sayısı ile denetim elemanı oranlandığında mevcut öğretmenlere öngörülen sürenin ayrılabilmesi mümkün görünmemektedir. Bu kadar uzun bir süre ayrılan bir denetim, teftiş ve değerlendirme çalışmasının sonucunda elde edilen sonuçların etkin bir şekilde kullanılıp kullanılmadığı da önemli bir husustur. Öğretmenlere yönelik olarak yapılan denetim ve değerlendirme çalışmasının sonuçlarının karar alıcı makamlar tarafından hiç kullanılmaması, dikkate alınmaması yapılan çalışmayı boşuna bir çaba durumuna düşürmektedir. Öğretmenlerin çalışmalarının kim tarafından ne şekilde değerlendirileceği ve sonuçlarının nasıl kullanılacağı hususuna da karar verilmesi gerekiyor. Okul müdürleri işi biliyor. Öyle ise öğretmenlerin durumlarına yönelik değerlendirmeleri sadece okul müdürlerine bırakmak yeterlidir demek de doğru değildir. Okul müdürünün yapacağı değerlendirmeyi dikkate alıp ardından seviye tespit sınavlarının uygulanması belki öğretmenin çalışma performansı hakkında yeterli bilgi vermeye yetebilir. Ancak sınıf ortamının mutlaka denetlenmesi, gözlenmesi, değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu işi yapanlardan birisi olan ilköğretim müfettişleri bu konuda daha ciddi davranmalıdır. Bu davranış eğitimin kalitesine yönelik olumlu büyük bir katkı yapacağı gibi denetim sisteminin sahip olması gereken önemli konuma oturmasına da katkı sağlayacaktır. Yapılan bu çalışmalarda öğretmenin değerlendirilmesinde verdikleri notlar öğretmenlerin çalışma performanslarına yönelik durum tespiti yapıyorlar. Bu tespitler öğretmene ve öğretmenin çalıştığı kuruma yönelik bir mesaj da içeriyor. Öğretmenler kendilerine yönelik yapılan değerlendirmeleri başkalarıyla da kıyaslayarak çalışmalarının ne durumda olduğuna dair kanaat sahibi oluyorlar. Aynı okulda görev yapan öğretmenler ve personel birbirinin çalışma temposu hakkında rahatlıkla bir fikir sahibi olabiliyor. Sorunlu öğretmene yönelik olarak müfettişlerin yaptığı değerlendirme müfettişlerin güvenirlik durumlarına yönelik de bir kanaat sahibi olmalarına neden oluyor. Bu nedenle öğretmenlere yönelik yapılacak değerlendirmelere dikkat ve özen göstermek, yapılan işi ciddiye almak gerekiyor. Bu yönüyle ilköğretim müfettişlerinin okulda yaptıkları ders denetimlerinde verdikleri notların gerektiği gibi ciddi bir şekilde düşünülerek verilebildiğini iddia edebilmek oldukça zor. Şikayete, yakınmaya maruz kalmamak için her öğretmene çok iyi not verenler, cebinden mi çıkıyor düşüncesiyle herkese bol bol not verenler, düşük nota dayalı yapılacak değerlendirmenin verilere dayalı olması gerektiği düşüncesinin bir sonucu olarak fazladan çaba göstermektense kısa yoldan yüksek not verenler hep yaptıkları mesleğin önemine yeterince inanmayan, işini ciddiye almayan, mesleğine zarar veren kişiler ne yazık ki denetim sisteminin içinde varlığını güçlü bir şekilde sürdürüyorlar. Bunlara karşı da ne yazık ki yetki sahipleri bir önlem almayı akıllarına dahi getirmiyorlar.
Soru, görüş ve önerileriniz için.... Ali Hikmet DEMİR ahdiron4@hotmail.com |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|